HAYAT SEÇİMDİR

01:22






İnsanoğlu ortaya çıktığı kadim zamanlardan beri karanlık ve aydınlık tarafın savaşı durmaksızın sürüyor. Erdemlerini geliştirmeyi seçenler aydınlık tarafın neferleri olarak mutluluk üretip mutluluk saçmaya devam ederken, kendi potansiyelinin farkında olmayanlar zayıflıkları ve güç arzuları sebebiyle karanlık tarafta kalmayı seçiyorlar.

Bugün beni çok etkileyen Türkiye’de yaşanan trajik ve sanıyorum hayatta görülebilecek en uç noktadaki bir olay hakkında yazmak istiyorum. Bu yazıyı olumsuz duygular üretmeden okumanızı rica ediyorum.

Bütün ülke tam da sevgililer günü haftası sevgi konuşmak varken üzüntü ve dehşet içerisinde kaldı. Çok sevdiğim yazarlardan biri olan Ayşe Arman’nın röportajı ile ortaya çıkan bir gerçek bir baba eşi 4. evre kanser ile mücadele ederken 4,5 yaşındaki kızına 1,5 sene cinsel istismarda bulunduğu öğrenildi. Üstelik bu kişi herhangi bir ceza almaksızın dışarıda serbestçe dolaşıyordu. Bu haber şiddet ve kötülük kategorilerinde benim için vahşetin en ileri seviyesi. Empati kuramadığımız bir durumu anlamak bizler için oldukça zor ve karmaşık biliyorum. Haberin detaylarını okumaya bile dayanamadığım bu konuda aklıma ilk olarak şu soru geliyor. “Canlıların içerisinde en yüksek zekaya sahip ve harika yeteneklerle dünyaya gelen bir insan varlığı nasıl oluyor da masum, kendine muhtaç, harika bir canı, evladını sevmek ve korumak yerine ona şiddet uygulamayı seçiyor?”

Bir insan nasıl oluyor da sevmek yerine şiddeti seçer? Bir insan nasıl oluyor da korumak yerine eziyeti seçer? Bir insan nasıl oluyor da güzellik yerine çirkinliği seçer? Bir insan nasıl oluyor da mutluluğu yaratıp çoğaltmak yerine acıyı yaratmayı seçer?

Bu ekstrem ve üzücü olayı örnek olarak almamın sebebi baba olan bir kimsenin kız bebeğini sevebilmesi özellikle içgüdüsel olarak dünyadaki en kolay şeydir. Yıllarca evlat özlemi ile çareler arayan, başkalarının çocuklarına evladım diyen ve onlar için kalpleri pır pır atan, hastalanmış kuzularını iyileştirmek için yoktan var eden ebeveynler onlara teslim edilmiş bu var oluşa titreyen gözlerle bakarken bu insan nasıl oluyor da sevgiyi alıp kabul edemiyor, mutluluğu elinin tersi ile itiyor, ona verilen mutluluk yağmurunun kıymetini bilemiyor?

Size bunu bir başka örnekle açıklamak istiyorum. Size balık sever misin diye sorduklarında eminim çoğunuz evet diyeceksiniz. En çok hangi balığı seversiniz diye sorduğumda ise lezzetine göre isimleri deniz balıkları öncelikli sıralayacaksınız. Fakat balığı sevmek onun damak zevkimizdeki yeri değil denizde özgürce yaşadığı varlığı olmalı. Balığı sevmek onun var olmasını sevmektir. Onu beslemek, renklerini beğenmek, suda süzülmesini izlemektir.

Uzun zamandır bu konu üzerinde çalışıyorum. Yapılan seçimlerin yarattığı sonuçları tecrübe ediyor ve uzun dönemde nasıl şekillendiğini gözlemliyorum. Özellikle kendi mutluluğunu yaratamayan bireylerin başkalarının mutsuzluğu üzerinden nasıl beslendiğini izliyorum. Bu başkası kendi yavrusu bile olsa hayatta kalma içgüdüsü ile şiddet arzusuna yenik düşen insanoğlu kendi içsel varlığını genişletip tanrısal sevgi ile iyiliği neden seçmez?

1-)  Kendi varlığını deneyimleyemediği için kendi muhteşemliğinin farkında değildir.
2-) Kendi içsel mutluluğunu ve yaşam enerjisini üretemediği için hayatta kalabilmek adına diğer varlıkların yarattığı enerjiye muhtaçtır.
3-) Duygusal ve fiziksel vampirliğe o kadar alışmıştır ki farklı bir şekilde hayatına nasıl devam edeceğini bilemez.



İnsan beyni iki önemli bölümden oluşur.  Orbitofrontal korteks denilen Prefrontal Kortex yani beynin ön kısmında yer alan, insan olmayı, karar vermeyi, doğru ve yanlışı idirak etmeyi, öğrenmeyi ve zekayı ortaya koyduğumuz bölümdür. Bireylerin beklenmedik sonuçlara uyum kapasitesini kolaylaştırır. Daha geride yer alan duyguların ve daha yaşamsal içgüdülerimizin yer aldığı bölüm ise Limbik Sistem olarak adlandırılır. Limbik sistemde badem büyüklüğündeki Amigdala isimli organımızda tüm travmalarımız ve duygusal olarak kendimizi güvensiz hissettiğimiz korkular stoklanmıştır. Yapılan araştırmalar Prefrontal Kortex’i yeterince gelişmemiş bir insanın suç işlemeye daha meyilli olduğunu göstermiştir. Bu kişilerin Prefrontal kortex büyüklüğü normal sağlıklı kişilere olanla daha küçük olduğu görülmüş. Ünlü kriminolojist Prof Adrian Raine’in “Şiddetin Anatomisi” kitabında 35 yıllık yaptığı araştırmalarında cinayet zanlılarının amigdalasının sağlıklı insanlara oranla farklı olduğunu MRI cihazları ile ortaya çıkmıştır. Sinirbilim bu kişilerin tespit edilmesini giderek olanaklı bir hale getiriyor. Aslında en temelinde şu sonuca varıyoruz: Eğer kişi prefrontal kortexini yani öğrenme ve sebep sonuç üretme yeteneğinin olduğu bölümü yeterince geliştirmezse amigdalasının ilkel ve vahşi dünyasında karanlık tarafın piyonu olmaya devam edecektir. Gene geliyoruz ki insan olma serüveninde daha çok erdem, daha çok eğitim, daha çok kendini arındırmak şart. Şu kısacık yaşam serüveninde Elif Olmak şart.

Burada yazılanlar bizi ilgilendirmiyor demeyin. Peygamber kategorisinde olmayan her insan kendi seçimleri oranında bu gaflete düşüyor. Az veya çok kendimizi değersiz, zayıf, öfkeli, hırslı, kıskanç, kibirli, kin dolu, korku dolu, zavallı hissettiğimiz karanlık zamanlar oluyor. Bu durumlarda çok nadiren fiziksel şiddet ama sıklıkla duygusal şiddet uyguluyoruz. Bu durum iş hayatında mobbing, okulda bullying olarak karşımıza çıkıyor.  Daha da hafifletelim sevdiklerimize sevdiğimiz için ya da onları ya da kendimizi korumak adına kılıfı ile yaptığımız ama aslında karanlık tarafa hizmet eden tüm davranışlar. Peki bu durumda olduğumuzu nasıl anlarız? Çoğu zaman anlayamıyoruz. Çünkü insan beyni yaptığı her davranış ve seçtiği her sonuç için bir haklı sebep üretecektir. Bu nedenle de ilişkilerde sorunlar ve üzücü durumlar bizleri kovalıyor duruyor.

Anlık olarak karanlık tarafı seçmeden önce amigdalamızın bizi tetiklediği her duygu için kendimize şu kritik soruyu soralım:

“Bu seçimim başka bir insanda olumsuz bir duygu yaratacak mı?” Burada bahsettiğim olumsuz duygu karşıdaki kişinin kendi egosundan kaynaklanan bir duygu değildir. Burada bahsettiğim sizin egonuzdan kaynaklanan bir davranışınızın sonucunda başka bir kişide olumsuz bir duyguya sebep olmaktır.

Amerikalı Bilim insanı Dr. David Hawkins’in ve Power vs Force - An Anatomy of Consciousness (Güç Kuvvete Karşı - Bilincin Anatomisi) araştırmasında yaptığı deneylerde yüksek titreşimli duygu ve düşüncelerin düşük titreşimli olanlardan daha güçlü ve etkili olduğunu kanıtlamıştır. Araştırmalar kritik seviyenin 200-Cesaret olduğunu, ölçümü 200’ün altında çıkan olumsuz duyguların düşüncelerin, durumların kişiyi ve çevresini zayıflattığını, yorduğunu, aşağıya çektiğini ortaya çıkartmıştır. Üzerine yoğunlaşmamızı tavsiye ettiği titreşimi yüksek duygular ve sıfatlar ise güven dolu, affedici, anlayış, umut, saygı, sükûnet, sevgi, neşe, huzur, uyumlu, merhametli, ilham verici, mantık, kabul, istekli, bilge olarak sıralanmıştır. Gün içerisinde titreşiminiz düştüğünde ön kortexinizi kullanarak bu duygulara odaklanıp titreşiminizi yükseltebilirsiniz.

Herkese korkuya karşı cesareti, kibire karşı özgüveni, intikama karşı merhameti, öfkeye karşı sevgiyi, kötülüğe karşı iyiliği, egoya karşı sonsuz ruhu, tüketmeye karşı üretmeyi, amigdalaya karşı önkorteksi, karanlığa karşı aydınlığı seçtiği günler diliyorum. 

Sevgiyle kalın, takipte kalın.






You Might Also Like

0 yorum

Facebook

Instagram

Twitter